İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Ağ ekonomisinde yeni ticaret yolu: E-ticaret

Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazar, Kasım 08, 2009

| HHOS :-)

Yazının başlığındaki HHOS, “Ha ha only seirous!” cümlesinin İnternetçe kısaltması... “Gülme, çok ciddiyim!” anlamına geliyor. Yanındaki gülücük işareti ise “Gülme, çok ciddiyim!” diyenin güldüğünü gösteriyor. Böylelikle anlıyoruz ki, bu cümle çok da ciddi değil. Madem öyle, biz de gülebiliriz.


Ekranla tanışıklığımız daha eskilere dayanırken klavyenin yaygınlaşması İnternet’le birlikte gerçekleşti. Prof. İsmail Kaya’nın dediği gibi ekran karşısında tüketirken klavyeyle üretmeye başladık. Yazmayı yeniden keşfettiğimiz bile söylenebilir.

Daha önce “Evvelâ mahsus selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.” diye başlayan, “Er mektubu, görülmüştür!” damgalı, ucu yakılmış mektuplar, bakkal defterleri, sevgiliye yazılan şiirler, bayram tebrikleri olarak sınırlı kalan “uzmanlık dışı” yazı bu ölçüde kitleselleştikçe dili deformasyona uğratması da kaçınılmazdır.

“Türkçe elden gidiyor!” diye feveran edenlere karşı şunu diyebiliriz ki, eğer elden giden bir şey varsa, bu sadece Türkçe değil. İnternet üzerinden yeni kodlar, yeni bir dil oluşuyor. Bu olguyu ise “elden giden” bir şey olduğu düşüncesi üzerinden anlamaya çalışırsak, yaptığımız gerçekten de bir feveran olarak kalmaktan öteye gitmez.

Yazının bu kadar kitleselleşmesi, aynı zamanda onu, kitlenin işlek hale getirmek yönündeki müdahalelerine açık kılar. Mesela eşzamanlı yazışma, yazanı kısaltmalar kullanmaya zorlar. Kısaltmalar dışında, yazarın duygu durumunu aktaran ‘smiley’ler de, uzun uzun subjektif tasvirler yapmaktan kurtarır yazanı... Jest ve mimiklerden destek almayan yazıyla iletişimin en önemli sorunlarından birini bu yeni kodlarla hafifletmek mümkün olabilmektedir. Bu işaretlerin birkaç yıl sonra İnternet dışına da taşacağını öngörmek zor değildir.

Duygu durumlarını anlatan bazı simgeler şunlar:

:-) Gülümseme, :-))) Çok gülmek, :-D Kahkahayla gülmek, :-( Üzülmek, :-(( Gerçekten üzgün, :-[ Sıkılmış ve üzgün, %-) Saatlerdir ekrana bakıyor, ;-) Göz kırpma, :-/ Kuşkulu, :P Dil çıkarmak, :-X Sır vermem :S Kafası karışmış, :-I İlgisiz :-* Öpme

Dikkatinizi çekerim, gördüğünüz gibi, fonografik alfabeden ideografik yazı sistemine doğru bir eğilim ortaya çıkıyor burada... Henüz çok geniş kitlelerce kullanılmıyor olsa bile, daha şimdiden yüzlerce adet ideogramın üretildiğini ve dünya çapında kullanıldığını, böylece evrensel yeni bir kod sisteminin oluştuğunu söyleyebiliriz.

Türkçe’de yapılan ‘chat’ kısaltmalarından bazıları da şöyle:

mrb: Merhaba, slm: Selam, nbr: Ne haber?, hg: Hoş geldin, sa: Selamün Aleyküm, kib: Kendine iyi bak, kahv6: Kahvaltı, aeo: Allah'a emanet ol, öpt: Öptüm, 1 şey: Bir şey, Tşk: Teşekkür ederim, gg: Güle güle.

Buyurun bakalım, biz dil devrimini eski alfabemiz sesli harflerden yoksun olduğu ve dilimizdeki tüm sesleri karşılayamadığı için yapmamış mıydık?

Merhaba CMYLMZ, hayırlı işler gnctrkcll!

Pazar, Kasım 01, 2009

| Medreselilerin ya da kolejlilerin fazladan malumatları dili de ilgilendirmez, bizi de...

Eskiden medrese öğrencilerinin malum sebeplerle Pera tarafına geçmeleri yasakmış. Bir gün üç kafadar medrese öğrencisi, felekten bir gün geçirmek için karşıya geçmeye karar verirler. Tanınmamak amacıyla medrese kıyafetlerini değiştirirler, Galata Köprüsü’nden karşıya doğru yürümeye başlarlar. Köprünün ortasına geldiklerinde bir görevli kafadarların hallerinden kuşkulanıp yollarını keser ve “Durum bakalım, sizin bu tarafa geçmeniz yasak!” der. Medreseliler sebebini sorduklarında görevli “Siz medrese talebesisiniz, geçemezsiniz.” diye cevaplar. Bizimkiler “Medrese talebesi olduğumuz nerden maağluum?” diye “malum” kelimesindeki Arapça “ayn” sesini medresede öğrendikleri gibi çatlatarak sorunca görevli cevabı yapıştırır: “Maağlumunuzdan maağluum!”


Gördüğünüz gibi tarih tekerrür ediyor. Bugün, İngilizce kökenli sözcükleri orijinal fonetiğine uygun bir biçimde telaffuz etme gayretiyle medreselilerin tavrı arasında hiçbir fark yok. Malumatın fazlasının zihinde durduğu gibi durmayıp zararlı bir şekilde dile gelmesi olarak tanımlayabiliriz bu durumu...

Her dil yabancı dillerden sözcük alışverişinde bulunur. Sadece sözcük değil, yabancı kültürlerden neler alıyoruz, onlara neler veriyoruz, hesabı tutulamaz. Zaten bunu yapamayan kapalı toplumlar bir süre sonra durgun su gibi çürümeye yüz tutar. Ancak, her toplumun yapması gereken en önemli şey, aldıklarını kendi paradigmasıyla dönüşüme uğratarak bünyeye uyumlu hale getirmesidir. Eğer bu bir sözcükse, öncelikle o sözcüğün ses yapısı değişime uğrar, dahil olduğu dilin ses özelliklerine aykırı yanları törpülenir ve o dilin mülkiyetine böyle girer. Eğer sözcük, henüz o toplumun anlam dünyasında ve zihin haritasında yer almayan bir kavramın karşılığıysa kavram da yine yerel nüanslarla oluşmasını ve büyümesini sürdürür.

Bu alışverişlerin olumsuz yanlarından biri, aynı alfabeyi kullandığımız farklı dillerden giren sözcüklerin orijinal imlalarıyla dile gelip yerleşmesidir. Arap kökenli eski alfabemizin bence en önemli sorunlarından biri bu olmuştur; Arapça ve Farsça sözcükler olduğu gibi orijinal imlalarıyla Türkçe'ye girmişler, yani Türkçeleşmemişlerdir. Latin alfabesine geçtikten sonra, aynı alfabeyi kullanan dillerden giren sözcükler Türk imlasına uydurulmakla birlikte, yine Latin alfabesinden gelen özel adların orijinal imlasıyla yazılması kural olarak kabul edilmiştir.

Bu kurala “Yves Saint Lourent’den Adidas’a, Brad Pitt’ten Najib Mahfooz’a bazı yazım kuralları...” başlıklı yazımda daha önce değinmiştim: “Eğer bir yabancı sözcük Latin alfabesi kullanan dillerden geliyorsa Türkçe’de de orijinal yazımıyla kullanılır: Brad Pitt, Robert Redford, Newsweek gibi.... Arap, Çin, Japon ve Kiril gibi alfabeleri kullanan dillerden gelen sözcükler ise Türkçe fonetiğine uygun olarak, söylendiği gibi yazılır: Dostoyevski, Tolstoy, Mao, Mahmud Derviş gibi... Gerçi bu kural, biraz da kendileri öyle lanse ettikleri için, özellikle Japon isimlerinde ihlal edilmektedir. Bir de Avrupa’ya uğrayıp gelenlerin isimleri yüzünden ihlal ediliyor: Nobel ödüllü Arap yazarın ismini kimilerinin Najib Mahfooz olarak yazmaları gibi... Halbuki bildiğimiz Necib Mahfuz işte!..”

Sevan Nişanyan, dünkü Taraf gazetesindeki “Evlatlar” başlıklı yazısında Arapça’dan Türkçe’ye girmiş, orijinali çoğul olan, fakat Türkçe’ye girince semantik olarak tekilleşen sözcüklere değindi. Nişanyan yazısına şöyle başlamış: “Evlatlar yanlıştır. Eşyalar diyen cahildir, değil mi hocam,” diye soranlara en basit cevap, “Bilader sen Türkçe bilmiyor musun? Neden bana soruyorsun?” diye kontratak yapmaktır. Türkçede evlatlar diyor muyuz? Diyoruz. Nokta. Arapçada evlatlar olurmuş, olmazmış, bırak onunla ukala tayfası ilgilensin.

Nişanyan “ukala tayfası” demiş, ben de “malumatfüruşlar” diyeyim. Yukarıda dediğim gibi dile giren her sözcüğün telaffuzu ve imlası değiştiği gibi anlamı da değişir veya farklılaşır. Evlat Türkçe’de tekil bir sözcüktür, Arapça’da ne olduğundan artık bize ne?

Fazla malumatın imlaya yansıyan arızaları da var tabii... Eski alfabede olduğu gibi şimdi de İngilizce’den gelen kimi sözcükler orijinal imlalarıyla yazılmaya başlandı ki, bunun sonu bence iyi değil. Gerçi biz, henüz eski alfabe imlasının etkilerinden de tam olarak kurtulmuş değiliz. Yazarken hepinizi ikircikli duruma düşüren iyelik eki almış cami, sanayi, bayi gibi sözcüklerin neden cami-i, sanayi-i, bayi-i şeklinde yazılması gerektiğini biliyor musunuz? Çünkü bu Arapça sözcüklerin sonu “ayn” sesiyle biter. “Ayn”ı Türkçe seslendirmek imkansızdır, çünkü bizde bu ses yoktur. Medrese öğrencilerinin hikayesinde geçen “malum” sözcüğünde de “ayn” vardır, a ile l’nin arasında... Biz bu sesi medreseliler gibi çıkaramadığımız, çıkaramayacağımız için a’yı uzatır, işi bitiririz. Sonunda “ayn” olan cami, sanayi, bayi gibi sözcüklerde ise bunu da yapmayız. Öyleyse niye zaten telaffuzda da yer almayan bir sesi varmış gibi davranarak iyelik ekinin önüne hayalet gibi sokuşturuyoruz? Camisi, bayisi, sanayisi diye yazmak varken...

Şimdi diyeceksiniz ki sen bu kurala uymuyor musun? Galiba uyuyorum, çünkü ben imlada otoritenin gerekliliğine inanırım. Ama bazen hiç aklıma yatmayan o kadar mantıksız kurallarla karşılaşıyorum ki, bunlara uymakta zorlanıyorum. Yukarıda, özel ad olan dil adlarıyla aldığı ekler arasına tırnak koyduğum gibi...

Neyse, daha fazla uzatmayalım. Diyeceğim, dile kendi iç mantığı içinde yaklaşmak lazım, medreselilerin ya da kolejlilerin malumatları bizi ilgilendirmez. Dili hiç ilgilendirmez.

Çarşamba, Ekim 28, 2009

| Uzam ve zaman içinde...

Sınırsız uzayda, sınırlandırılmış ve ölçülebilir bir mekanı anlatır uzam... Süre nasıl zamanın ölçülebilir bir parçasıysa, uzam da sonsuz uzayın ondan ayrılmış, ama onun içinde olan bir parçasıdır. Fakat, uzamı uzam yapan ve sonsuz bir boşluk olan uzaydan ayıran temel etmen, onun, nesneler, kişiler, olaylar veya olgular tarafından doldurulmuş olmasıdır. Sınırlandırılmış bir boşluğun doldurulması... Veya bir boşluğun doldurulmasıyla onun uzama dönüşmesi... Mesela, bu yazının uzamı da önünüzde duran karşılıklı iki beyaz sayfadır.


Uzam ve zaman ilişkisi ise organiktir. Ne zamansız bir uzam ne de uzamsız bir zaman mümkündür. Uzamı zaman, zamanı da uzamdır belirleyen... Daha önemlisi, her ikisinin varlığını bize duyumsatan şey uzamın ve zamanın içindekilerdir. Kant’ın dediği gibi “Uzam dış duyarlılığın şeklidir. Uzam ve zaman aklın her türlü deneyden önce gelen sezişleridir. Herkes uzam ve zamanı gördüğünü sanır. Aslında görülen şeyler uzam ve zamanın taşıdığı şeylerdir.”

Her sanat eseri de bir zaman ve uzam içinde yürür. “Kendisini algılayan biri bulunduğu sürece, devingen bir ufuktur dünyamız; bizim algıladığımız ya da tasarladığımız dünyadır, nesnel ve değişmez bir dünya değil: belki birinin dünyası olmayan dünya yoktur. Bunun sonucu olarak, dünya konusunda her türlü bilginin en azından üç etkeninin işlevi olduğu söylenebilir: dünyanın kendisi (uzam), onu ele alan özne (belli biri) ve her ikisinin de yer aldıgı zaman (belli bir an). Bu üç öğeden birisinde en ufak bir değişiklik olmuşsa, dünya aynı dünya değildir artık. İster bizi çevreleyen gerçek evren söz konusu olsun, ister betimlenmiş ya da düşlenmiş öyküsel bir evren, üç ögeden biri için dogru olan, öbür ikisi için de doğrudur. (...), uzam içindeki her yer değiştirme zamansal yapının yeniden düzenlenmesini gerektirecek, aynı biçimde, zaman içinde her yer değiştirme de uzamsal ve bireysel yapıların yeniden düzenlenmesini zorunlu kılacaktır.” (Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, 1979:11)

Anlatıya dayalı sanatlar yanında, görsel sanatlar da zaman ve uzamdan bağımsız yaratılamaz. Doç. Dr. Şefik Güngör, 27-30 Mart 2005 tarihleri arasında yapılan Yakındoğu Üniversitesi 4. Fotoğraf Günleri’nde sunduğu Fotoğrafik Görüntüde Uzam başlıklı bildirisinde, dış dünyayı anlama ve kavrama sürecinde zaman ve uzamın önemine vurgu yapar: “İçinde yaşadığımız evrende kendimizi konumlandırmak en temel gereksinimlerimizden biridir. Ünlü Alman filozofu Immanuel Kant’a göre insanlar dünyaya bir camında zaman diğer camında mekan kategorileri olan bir gözlükle bakıyorlardı. Gerçekten, dış dünyayı kavrama ve anlamlandırma sürecinde bu iki kavram büyük önem taşımaktadır. Yaşlılığa bağlı demans ya da çeşitli zihinsel hastalıklar sonucu yer ve zaman duyguları bozulmuş insanlar büyük bir boşluk içine düşmekte ve gerçeklik duygularını da yitirmektedirler. Bayılma gibi nedenlerle bu bilginin kesintiye uğraması durumunda da kişinin ilk öğrenmek isteyeceği şey nerede olduğu, daha sonra ise zamanın ne olduğudur. Nerede olduğunu bilememek, kaybolma duygusu en büyük korkulardandır. (...) Üç boyutlu evrenimizde nesne ve uzay diyalektik bir ilişki içindedir. Bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdırlar. Nesnenin olduğu yerde uzay yoktur, uzayın olduğu yerde de nesne... Boşluk ve doluluk, varlık ve yokluk gibi kavram çiftleri bu ilişkiden doğar. Doğaldır ki evrenin bu şekilde kavranışı sanatsal yaratılara da olduğu gibi yansır: Görsel sanatların temsili evreninde de ‘boş’ ve ‘dolu’ alanlar vardır. Bunlar heykel ya da tiyatro sahnesinde olduğu gibi gerçek veya resim, fotoğraf ya da sinemada olduğu gibi saymaca olabilir. Sonuçta, izleyicinin sanat eseriyle dış dünyayla kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki kurmasına, algılama düzeneğimizin temel bir gereksinimini karşılamaya yararlar. Görüntü sanatlarında nesneler bunları temsil eden şekiller olarak karşılık bulur. Şekilleri var eden ve sınırlarını belirleyen ise içlerindeki ya da çevrelerindeki uzaydır. Anlaşılacağı gibi şekil ve uzay sıkı sıkıya birbirine bağlı ve yukarıda belirtildiği gibi aynı bütünün parçalarıdırlar. Dolayısıyla, sanatçılar yaratmak istedikleri anlamı, sadece şekilleri değil uzayı da tasarlayarak oluştururlar.”

Markalar için uzam, sonsuz ve sınırsız uzay boşluğunda bir konum elde etmek demektir. Bu perspektiften baktığımızda, konumlandırma dediğimiz olgunun, başka markaların uzamlarıyla çakışmama, uzayda, o uzamların dışında bir uzama sahip olma stratejisi olduğunu söyleyebiliriz. Yani bir marka, sadece özvarlığının tasarlanmasıyla değil, aynı zamanda içinde bulunduğu uzamın tasarlanmasıyla da marka olabilme niteliği kazanabilir. Yaratmak istediğimiz marka, kendi uzamı içinde markadır ancak...

Her uzamın kendine göre bir dili vardır. Uzam dili, aynı zamanda markanın konum göstergesidir. Bu durumu, bir insanı sokakta görmekle kendi uzamı içinde görmek arasındaki farka benzetebiliriz. Kişinin içinde buluduğu uzam, mesela bir oturma odası, onunla ilgili daha kapsamlı, daha etkileyici ve daha kalıcı bir kanaat oluşturmamızı sağlar. Bu uzamın dilini belirleyen unsurlar ise; yüzey, renkler, ışık, nesneler ve donatılardır. İç içe geçmiş göstergeler olarak tezahür eden bu unsurlar, aynı zamanda o kişiyle ilgili kim bağlamının da oluşmasını sağlarlar. “Bireyler kendi uzamlarını oluştururken aynı zamanda öbür bireylere göre gözlemlenen farklılıklarıyla, duygularıyla, ruhsal durumlarıyla, beklentileriyle de biçimlendirdikleri, yoğurdukları yaşam evrenini de sergilemektedirler.” (Işıl Zeybek, Kişilerarası İletişimde Uzam Dilinde Öteki Kavramı, Journal of Istanbul Kültür University, 2005/1 pp. 95-117)

Işıl Zeybek’in bir makalesinde yer alan bu cümleyi marka adına deforme edersek şöyle de okuyabiliriz: Markalar kendi uzamlarını oluştururken aynı zamanda öbür markalara göre gözlemlenen farklılıklarıyla, duygularıyla, ruhsal durumlarıyla, beklentileriyle de biçimlendirdikleri, yoğurdukları yaşam evrenini de sergilemektedirler.

Ben bu olguyu, biraz da Marshall McLuhan’ın “Mecra mesajdır.” şeklinde özetlediği görüşle ilişkilendiriyorum. McLuhan’a göre aracın gerçek içeriği kendisidir. Bu benzetmeye itibar edecek olursak, acaba marka uzamının gerçek içeriği marka değil, uzamdır diyebilir miyiz? Çünkü, eğer araç bilinmezse mesaj da bilinmez; yani uzam bilinmezse marka da bilinmez. McLuhan’a göre, örneğin bir öykü, konuşarak anlatılması, radyoda seslendirilmesi, bir tiyatro olarak sahnede oynanması, televizyonda gösterilmesi veya sinemaya aktarılmasıyla farklı anlamlar kazanır. Eğer hikayeyi marka olarak düşünürsek, onun hangi anlamı taşıması gerektiğini uzamın seçilmesi ve tasarlanmasıyla irtibatlandırabiliriz.

Uzam ve marka ilişkisi, yalnızca dış algıyla ilişkili de değildir. Uzamı, markanın içinde yaşadığı bir yaşam ortamına da benzetebiliriz. Nasıl yeryüzündeki hava, su, iklim, gıda ve benzeri ön koşullar oluşmadan insanın burada varlık bulması ve yaşaması söz konusu olmadıysa, uzamı olmayan bir markanın varlık bulması ve yaşaması da mümkün olamaz. O halde diyebiliriz ki, markayı tasarlamadan önce onun yaşayacağı ve kendini ifade edeceği uzamı hazırlamak şarttır.

Bu mevzuya bu uzam (iki beyaz sayfa) dar geldiği için, marka ve zaman konusunu gelecek aya bırakıyoruz.

THE BRAND AGE DERGİSİNİN EKİM 2009 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

| Komşu hakkı

Markaların, satış arttırma hedefleri doğrultusunda çeşitli dönemlerde tüketicilere her zamankinden farklı birtakım avantajlar sunmaları promosyon kampanyalarıyla gerçekleştirilir. Bunlar, bir tane alana bir tane bedava, otuz kupon biriktirene hediye, özel günlerde yüzde bilmem kaç indirim, birtakım meslek mensuplarına çeşitli ayrıcalıklar gibi uçsuz bucaksız bir çeşitlilik sergiler.



Selva’nın, Devletşah Özcan’ın rol aldığı bir filmle başlattığı “Komşu Hakkı” kampanyası da, aslında standart bir promosyon kampanyası olarak “iki paket fiyatına üç paket” ya da “iki paket alana bir paket bedava” şeklinde tanımlanabilecek bir satış arttırma etkinliği formatındadır. Ancak, kampanyanın sosyal yönü anlamlı ve dikkat çekicidir.

Selva diyor ki, “Üç al, iki öde, ama biri komşuna hediye...” Yani, iki paket alınca bir paketi ben sana bedava veriyorum, ama bu üçüncü paket senin için değil, komşuna hediye etmen için... Özel olarak tasarlanan komşu hakkı paketlerinin üzerinde “Paylaşalım muhabbet artsın, bu lezzeti komşum da tatsın.” başlığının altında komşuluğun değerini anlatan bir komşuluk güzellemesi yer alıyor: “Anahtarı unuturum, bizimkileri sende beklerim. Şeker lazım olur, kapını çalar, senden isterim. Evden ayrılırken gözüm arkada kalmaz, sen varsın, bilirim. Kimi zaman çiçeklerimi sularsın, kimi zaman bizim ufaklığa bakarsın. Dilerim ki hayatı paylaştıkça dostluğumuz var olsun, bu leziz makarna da sana küçük bir hediye olsun…”

Tabii “komşu hakkı” paketine standart bir promosyon paketi muamelesi yapanlar, yani onu kendi mutfağında tüketenler olacaktır. Ancak, bu paketlerin ne oranda komşuya hediye olarak verileceğini merak etmemek de mümkün değil. Rivayet muhtelif; kimi bu paketlerin çok az bir kısmının komşuya gideceğine, kimi de Türk insanının bu konuda hassasiyetinin yüksek olduğuna işaret ederek “komşu hakkı” paketlerinin büyük oranda adresine ulaşacağına inanıyor. Bir araştırmayla bunun sonuçlarını öğrenmek çok hoş olur gerçekten.


Bir paket makarnanın komşuya verilecek değerde bir hediye olmadığı düşünülebilir. Doğrudur da... Ancak paketin üzerindeki mesajların yarattığı hoşluk duygusu bu kaygıyı gidermiş oluyor. Nitekim, ‘komşu hakkı” paketi hediye edildiğinde şaşıran, paketin üzerindeki mesajları okuduktan sonra da gözyaşlarıyla komşusuna sarılan hanımlar olduğu, bu gibi dokunaklı manzaraların yaşandığı kulağıma geldi. Bu arada, henüz birkaç gün önce başlayan kampanyayla birlikte, markanın, satış hızına yetişmekte zorlandığını da Selva’dan öğrendiğimi aktarmış olayım.

Ve bir tüketici mesajıyla bu yazıyı noktalayayım: “Kampanyanızı yeni gördüm ve inanın çok mutlu oldum. İnsanlarımızın daha karşı dairesinde kim olduğunu bile bilmeden oturduğu şu günlerde, unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimizi yeniden canlandırdığınız, gecmişte komşuya evinin anahtarını bile bırakacak, çocuğunu emanet edecek bir toplum olduğumuzu yeniden hatırlattığınız için sizlere en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Ümidim, herkes bu kampanyanız ile unuttuğumuz komşuluk degerlerimizi hatırlar.”


Cumartesi, Ekim 17, 2009

| “Tehlikenin farkında mısınız?”

MARKETING TÜRKİYE’NİN, 15 EKİM 2009 TARİHLİ SAYISININ KAPAK KONUSU KORKU PAZARLAMASI... KONUYLA İLGİLİ OLARAK FERRUH ALTUN’UN SORULARINA VERDİĞİM CEVAP AŞAĞIDA... MARKETING TÜRKİYE’NİN KONUYA GİRİŞ PARAGRAFI DA ŞÖYLE: “TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?”, “LAİKLİK ELDEN GİDİYOR. ŞERİAT GELECEK ŞERİAT! MAAZALLAH SONUMUZ İRAN”, “TERÖRLE ÜLKE BÖLÜNECEK”, “TÜRKÜN TÜRK’TEN BAŞKA DOSTU YOK. ETRAFIMIZ DÜŞMAN DOLU”, “YİNE KRİZ GELECEK İŞSİZ KALACAĞIZ”… KORKUYORUZ. ÇOK KORKUYORUZ! “BURASI TÜRKİYE HER AN HER ŞEY OLABİLİR” SANCISI İÇİNDE KIVRANIYORUZ… İÇİMİZDEKİ KORKULAR KATMERLEŞTİKÇE ÜRÜN SATMAK İÇİN HER YOLU MUBAH GÖREN MARKALARIN ELİNDEKİ “KORKU” SİLAHI DA GÜNBEGÜN BÜYÜYOR.


Eğer bir ürün, karşılanmadığı takdirde tüketicinin korkmasına neden olacak bir ihtiyaca çözüm öneriyorsa, bunun açlık, barınma, giyim, beğenilme ya da statü gibi ihtiyaçları karşılayan ürünlerden bir farkı olmadığını düşünüyorum. “Evime hırsız girer mi?” korkusunu bir sigorta şirketi hafifletiyorsa, bu konudaki pazarlama etkinliklerinin etik dışı olduğunu söyleyemeyiz, ama yine de bu tür ürünlerin etik sınırını zorlayacak bir potansiyel taşıdıklarını kabul etmemiz gerekir.

Bu durumun etik sınırının nerede başlayıp nerede bittiğini, bireysel ve toplumsal yaşamımızı çevreleyen etik değerler üzerinden tespit etmemiz mümkündür. Bence, ihtiyaçların kapsamını aşan korkutma amaçlı en ufak bir abartı bile bu dairenin dışına çıkmak demektir. Bu noktadan sonra da, olguyu pazarlama olarak tanımlamak doğru değildir. Yani ahlak dairesinin dışına çıkan, pazarlama dairesinin de dışına çıkmış, haddi aşmıştır. Nitekim, bir şeyin kaba güç kullanılarak satın alınmasını sağlamakla, bunu tehdit, algı manipülasyonu, kimyasal nörolojik müdahaleler, psikolojik baskı ve korkutma gibi yöntemlerle yapmak arasında bir fark yoktur. Çünkü bu yöntemlerin tamamı, tüketicinin özgür düşünme, ayırt etme ve karar verme yetisini elinden almaya matuftur.

Oysa pazarlama, iki veya daha fazla taraf arasında kendi özgür iradeleri içinde gerçekleşen serbest bir değişim sürecidir. Kotler’in dediği gibi pazarlar, her iki tarafı da daha iyi duruma getirecek olan gönüllü anlaşmalara iştirak eden kişileri kapsar. Özgür iradeyi yok eden ya da yok sayan her türlü girişim ve manipülasyon ise, ister fiziksel ister psikolojik baskı yöntemleriyle gerçekleştirilmiş olsun, gayri ahlakidir ve pazarlamanın tanımı ve sınırları içinde değildir.

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama ve eşdüzeyli bir iletişim yoktur, propaganda vardır. Kaba gücün yetmediği, eksik kaldığı veya uygun görülmediği durumlarda propaganda, kitleleri manipüle etmek için kullanılan en önemli silahlardan biridir. Korkuyu kullanmak ise propagandanın tekniklerinden biridir ve kitlelerde korku yaratarak sindirmeyi ve zihinsel bir dönüşüm sağlamayı amaçlar. Joseph Göbbels’in, Teodore Kaufman’nın “Almanya yok olmalı!” sözlerini kullanarak Müteffikler’in Alman halkını yok etmeyi amaçladığını iddia ederek halka korku salması bunun örneklerinden biridir. Bizde, bir türlü gelemeyen, ama sürekli geleceği söylenen “komünizm”, “şeriat” korkuları ya da “bölünme” korkusu gibi...

Demek ki korku, pazarlamanın bir unsuru değildir, propaganda oluşturma tekniklerinden biridir. Korkunun olduğu yerde ise pazarlama yoktur; bu nedenle “korku pazarlaması” diye bir şey de olmaz.

Cuma, Ekim 16, 2009

| The Medium is the Massage


“Bak şimdi, Baba, Profesör McLuhan insanın kendi yarattığı ortamın, insana bu ortam içindeki rollerini tanımlamanın aracına dönüştüğünü söylüyor. Matbaa harflerinin icadının, düşünceyi eylemden koparıp ayıran doğrusal, yani ardışık bölüntüler şeklinde bir düşünce yarattığını söylüyor. Bugünse TV ve popüler müzikle, düşünceyle eylemin birbirine daha yakın olduğunu, başkaları ya da dünya karşısında daha yoğun bir ilgilenmenin geliştiğini söylüyor. Yeniden köyde yaşıyormuşuz. Anladın mı Baba?”

Alan Dunn'un karikatürü, 1966, The New Yorker Magazine, Inc.
Marshall McLuhan’ın The Medium is the Massage adlı kitabından... (Kitabı Yaradanımız Medya adıyla dilimize çeviren Ünsal Oskay.)

Pazartesi, Ekim 12, 2009

| Resim, yazının büyük atasıdır

MASSTE YAZILARINA DEVAM... İBRAHİM AKAR’IN “RESİM, YAZININ BÜYÜK ATASIDIR” BAŞLIKLI YAZISI... ASLINDA BİR SÜRE ÖNCE “KEŞKE BÜTÜN DÜNYA ÇİN YAZISI KULLANSAYDI!”, “HER LOGO BİR İDEOGRAMDIR”, “LOGOYU DİRİ DİRİ GÖMMEK!”, “BİR İDEA OLARAK MARKA VE BİR İDEOGRAM OLARAK LOGO”, “YAZI NE YANA AKAR USTA, ZAMAN NE YANA?” VE “LOGO NE YANA DÜŞER?” BAŞLIKLI YAZILARDA KONUNUN YAKINLARINDA DOLAŞMIŞTIK. AKAR’IN BU YAZISI İSE YENİ DİKKATİMİ ÇEKTİ. BUYURUN:


Yazı ve yazma etkinliği, insanoğlunun ve oluşturduğu toplulukların geçirdiği toplumsal ve kültürel evrim sürecinin ürünüdür. Kuşkusuz bu nedenle, diğer pek çok fenomen gibi, yazı da toplumlardaki ekonomik altyapı ve siyasi üstyapıdan, hukuki-dinsel kurumlardan ve bu kurumların belirlediği kurallardan derinlemesine bir şekilde etkilenmiştir.

Kitlesel eğitim öncesinde ayrıcalığın ve bilgeliğin simgesi olan yazma ve okuma yeteneği, uzun yıllar boyunca toplumda belirli bir statü sahibi olmayı da sağlamıştır. Bu yüzdendir ki “Katibim” şarkısını dinlerken, gözümüzde halen redingot kırmızı kıyafet yakası kolalı beyaz gömlek ve baston ile ayrıcalığı simgeleyen diğer öğeler bir bir canlanır.

Artık okuma yazma bilenlerin, tekelci şekilde sahiplendikleri yazılı bilgi ve deneyimlerden güç alarak toplumun alt tabakaların yönetim ve denetim altına alma ayrıcalığına sahip olduğu günlerin uzağındayız. Bilginin kitle eğitimi sayesinde toplumun bütün tabakalarına yaygınlaşması, bu ayrıcalığı önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bir zamanlar egemen sınıfların güç ve ayrıcalığını pekiştirmeye hizmet eden bilgi, günümüzde alt sınıfların sınıf atlama çabası da önemli bir araç haline gelmektedir.


İnsan bilgiyi nasıl öğrenir? Diyelim ki deneyerek, test ederek, aynı şeylerin kendini belirli bir mantık çerçevesinde tekrar etme düzenliliğini formüller oluşturarak, matematiksel gerçekliğe dökerek... İyi ama en az bunun kadar önemli olan bir şey daha var...Kazanılan bilginin başka insanlara aktarımı... İnsan herşeyi kendisi öğrenmek zorunda kalsaydı, uygarlığın günümüzdeki düzeye ulaşması asla mümkün olmazdı... Bu yüzden farklı insanların deneyimlerini bir arada toplayan, bütün insanlığa genellemeyi sağlayan bir aracın olması da gerekiyor.

Yazı dilinin öncesinde, konuşma yoluyla bilginin aktarımı en yaygın yöntemdi. Özel sırlar, bilgeler tarafından kendisinin yerini alacak öğrencilere kulağa okuma yöntemiyle aktarılırdı. Günümüzde bu yöntem sadece tarikat içi iletişimde ve yöresel kocakarı ilacı tedavilerinin aktarılmasında kullanılıyor. Aktarılabilir ve açıklanabilir bilgi, geçmişte ve günümüzde bilginin çoğaltılmasını, kaydedilebilmesini ve dağıtımını zorunlu kılıyor. Bu nedenle, iletişim araçlarının gelişimini ve yaygınlaşmasını sağlayan en temel faktörün bu zorunlulukla yakından ilgili olduğuna inanıyorum.

Kaydedilebilir bilgi fenomenini tarihi orijini açısından yorumlayınca, ortaya şu gerçek çıkıyor: Resim, yazının büyükatasıdır... Bunun ne kadar doğru olduğunu, yazının evrimsel süreçlerini incelemeye yeltendiğimiz zaman çok daha iyi anlayabiliyoruz. Düşüncenin ve önermenin kavramlara ve sözcüklere ayrıştırılarak kaydedilmesi biçimiyle yazı, milattan önce 4000’li yılların bir fenomenidir. Bu tanımda yer alan “kavramlara ve sözcüklere” şeklindeki sınırlama ve spesifikasyon önemlidir, çünkü ilk yazının ve daha sonraki dönemlerin yazısının “kavramların ve sözcüklerin” resmedilmesi olarak şekillendiğini görüyoruz. Aslında ilk çağ insanının Cro Magnon duvarlarında günlük yaşamını resimleyerek olarak aktarmasını da bir çeşit yazı olarak kabul edersek hata yapmış sayılmayız.


İnsanlığın binlerce yıllık resimleme ve çizme etkinliği ile yazınsal etkinlik arasında bir ayırım noktası ararsak ve bu ayırım noktasını yazının başlangıcı olarak tanımlarsak, yazının kayıtlara geçmiş miladının Sümer Uygarlığı’nda başladığını söyleyebiliriz. Burada “kayıtlara geçmiş milat” derken, elimize ulaşmış kanıtları temel aldığımı, binlerce yıllık zaman dilimi içinde bütün izleri silinip gittiği için elimize ulaşamamış bir Sümer öncesi yazı geleneğini de olasılıklar dahilinde gördüğümü özellikle belirtmek istiyorum.

Artı ürün, yani kişisel kullanımın ötesinde ürün ve yönetim olmadan sayısal ifadenin çoklu sayılara dayalı bir aritmetik temelinde şekillenmesi beklenemez. Bu açıdan bakınca, “tapınak sosyalizmi” diye tanımlayabileceğimiz, üretim gelirlerini toplama, dağıtma ve dağıtım fazlasını stoklama ve dışalım için kullanma sorumluluğunu rahiplerin üstlendiği Sümer toplumunun, yazının ve sayının çıkışı için en uygun ve ileri koşullara sahip bir toplum olduğunu görürüz. Kuşkusuz artı ürün sayısal ifade olmadan stoklanabilir ve gelişigüzel dağıtılabilirdi. Ancak kent ekonomisinin ve ekonomik örgütlenmenin rahipleri tapınak gelir ve giderleri hakkında diğer rahiplere ve sonraki dönemde tapınağın sorumluluğunu üstlenecek olanlara hesap verme yükümlülüğünü getirmesi, ilkel hesaplama yöntemlerinin yerine simgesel hesaplama yöntemlerine geçişe zemin hazırlamıştır. Yazının ve aritmetiğin üretim ilişkilerinin gelişmişlik düzeyi ile olan yakın bağı şaşırtıcı değildir, çünkü sözel iletişimin zenginleşmesi de gelişen ve yenilenen üretim ilişkilerinin getirdiği yeni toplumsal iş bölümünün ve ona uygun kavramların şekillenmesinin bir ürünüdür.

Tanrı krallar döneminin örneği olan Mısır uygarlığında, kendisi bir tanrı olan firavunun rahiplerin artı ürün üzerindeki mülkiyet, denetleme ve paylaştırma yetkisini teslim aldığını görüyoruz. Bu durumda, bir klanın veya kastın egemenliğinden kişisel egemenliğe geçiş söz konusudur. Mülkiyetin kişisel otokraside toplanması, görkemli bir zenginliğe ve daha önce örneği olmayan bir gelişmişliğe yol açmıştır. Kuşkusuz bu nedenle, Mısır yazısı tapınakta değil, firavunun sarayında doğmuş ve gelişmiştir. Bu durum firavunun muhasebesini tutan özel bir yazıcılar sınıfının şekillenmesini de sağlamıştır.

Yazının evriminde dikkat çekmek istediğim son derece ilginç bir nokta var. Hemen bütün spesifik yazı ve alfabe çeşitleri zaman içinde ciddi ölçüde evrim geçirmiş ve değişime uğramıştır. Bugün, yazının icat edildiği çağlardan beri varlığını korumuş tek yazı, Çin yazısıdır. Sümer yazısı gibi piktografik aşamadan ideografik aşamaya geçerek bir yazı tarzı olan Çince, günümüz dünyasında 35.000’i bulan hece yazı ile resim geleneğine bağlı yazının tek yaygın örneğini teşkil etmektedir. Günümüzde ve geçmişte, alfabetik yazının daha önceki yazılara karşı egemenlik sağlaması, alfabetik yazının çok az simgeyle kavram ifade etme yeteneğiyle yakından ilgilidir.


Harf sistemli yazının egemenliğinin daha uzun yıllar egemenliğini koruyacağına kişisel olarak inanmakla birlikte, gelecekte insanlığın kültürel veriminin yeni yazı tarzlarını oluşturabileceğine inanıyorum. Ancak bu yazı tarzının, insanlığın ortak bir yazı dili olarak şekilleneceğini düşünüyorum.

Yazı konusuna, iletişimin evrim konulu bir dizide özel bir önem vermenin çok önemli bir sebebi var. İletişim, yani komünikasyon bir mesajın bir başka kişinin bilincinde aynı görüntü ve anlamı oluşturacak şekilde aktarılması eylemi ise, iletişim araçlarının ve bunların teknolojik evriminin seyri ne olursa olsun, sonuçta konuşma ve yazma eylemini aktarmaya yönelik bir işlevi olacağı kesin.

Bugün, konuşma ve yazı faaliyetlerinin teknolojik açıdan kaydedilebilir ve çoğaltılabilir olması, insanlığın yerel ve global kültürel mirasını söylence yoluyla kuşaktan kuşağa aktarma zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. Yaşanan ilginç olayları ve deneyimleri beyit beyit destanlarla kuşaktan kuşağa aktaran insanoğlunun, bu açıdan bakılınca son destanını çok uzun yıllar önce yazmış olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Zaten bir zamanlar sokak dolaşan destan okuyucularının ortalıktan kalkmış olması da bunu göstermiyor mu?

İBRAHİM AKAR, MASSTE, 10. SAYI, MART 2001

Çarşamba, Ekim 07, 2009

| Parayla marka olunmuyor!

The Brand Age’in Ekim 2009 tarihli 9. sayısı çıktı. Dergi, bu sayısında Körfez sermayesinin neden marka yaratamadığını inceliyor: “Körfez ülkeleri, yüksek petrol fiyatları sayesinde gelirlerini büyük ölçüde artırmayı başarsa da küresel marka yaratma konusunda sınıfta kaldılar.”


Peki Türkiye? Bizim paramız yok, mazeretimiz var diyebilir miyiz? Aslında ben, The Brand Age’in Haziran 2009 tarihli sayısında yer alan “Beni ne doktorlar, ne mühendisler, ne marka uzmanları istedi de...” başlıklı yazımda Türkiye’nin marka yaratma konusunda neden yaya kaldığını açıklamaya çalışmıştım. Körfez ülkelerininki de galiba bundan farklı değil.

The Brand Age, bu sayısında da araştırma, inceleme, makale ve güncel haberlerle zengin bir içeriği barındırıyor. Benim bu sayıdaki yazım ise “Zaman ve uzam içinde...” başlığını taşıyor. Yazıdan bir paragraf tadımlık aktarayım:

“Markalar için uzam, sonsuz ve sınırsız uzay boşluğunda bir konum elde etmek demektir. Bu perspektiften baktığımızda, konumlandırma dediğimiz olgunun, başka markaların uzamlarıyla çakışmama, uzayda, o uzamların dışında bir uzama sahip olma stratejisi olduğunu söyleyebiliriz. Yani bir marka, sadece özvarlığının tasarlanmasıyla değil, aynı zamanda içinde bulunduğu uzamın tasarlanmasıyla da marka olabilme niteliği kazanabilir. Yaratmak istediğimiz marka, kendi uzamı içinde markadır ancak...”

Salı, Ekim 06, 2009

| Ne çok değişeceğiz, farkında mısınız?

BİRDEN FARK ETTİM Kİ, MASSTE YAZILARINI YAYIMLAMAYA ARA VERMİŞİM. GEÇTİĞİMİZ YIL KAYBETTİĞİMİZ RAHMETLİ İBRAHİM AKAR’IN BUNDAN TAM DOKUZ YIL ÖNCE, KASIM 2000’DE KALEME ALDIĞI “NE ÇOK DEĞİŞECEĞİZ, FARKINDA MISINIZ?” BAŞLIKLI YAZISINDA ÖNEMLİ ÖLÇÜDE İSABETLİ PROJEKSİYONLAR YAPTIĞINA TANIK OLACAĞIZ. OKUYALIM BAKALIM, GERÇEKTEN DEĞİŞMİŞ MİYİZ? YA DA NE KADAR DEĞİŞMİŞİZ VE DEĞİŞMENİN YÖNÜ AKAR’IN TAHMİN ETTİĞİ HATTA MI İLERLİYOR?


Ne kadar da koptuk hayattan... Alıştığımız onca şeyin ne kadar uzağında kaldık.... Giderek daha mı az görüyoruz sevdiklerimizi, daha mı az konuşuyoruz? Onlara ayırdığımız o az zamanları bile daha bir çok görür gibi mi oluyoruz farkına varmaksızın?

İçimizdeki vahşetin çağrısına uyup daha bir az mı özlüyoruz kırları, bayırları, kuşları, ağaçları? Kendimize ait olan yanlarımızı giderek daha bir eksilterek mi yaşıyoruz nedir?

Herkese ekmek, herkese hürriyet sloganlı düşlerimizin, insani arzularımız ve ideallerimizin gerisinde mi kaldık? Aşk, hani o içimizdeki ele avuca sığmayan duygusal çocuk, günlük peşin hesaplılıkların parçası olmaya mı başladı yoksa? Neden bu denli bencil hırsların, ben merkezli ideallerin peşine takılıp gidebiliyoruz? Fareli Köyün Kavalcısı, ardına takıp sürükleyebileceği bir tek çocuk bile bulamadan mı dolaşıyor sokaklarda? Düş yalnızı insanlar halinde tek tük kalanlardan olmayı daha ne kadar sindirebileceğiz içimize?

Kendi yarattığımız putların altında ezildik. Çok yakın zaman öncesinde aniden gelişmenin ölçüsünü kişi başına demir kullanımı ve dökülen beton kütleleriyle tanımladığımız günlerin aslında insanlığa karşı bir ihanet saplantısı olduğunu düşünür olduk. Teknoloji ve insanın, bir diğerini telef eden kavramlar haline gelmeye başladığı günlerde bocalayıp kaldık...

Ve her şey birdenbire oldu... Ansızın ama usulcacık!

Birdenbire ne olduysa insan yanımızı hissettik. Kitleselleşen bilince karşı bireysel tavrımızı ortaya koyarken, aykırılıklarımızın rengini sever olduk. Teknoloji ve insanın bir diğerini koruyarak, gözeterek varolabileceğinin farkına vardık.

İlerlemenin kaba ölçülerinin geçerli olmadığı günlerde buluverdik kendimizi... Aykırı sporları tanıdık. Farklı kültürleri, farklı renkleri, farklı kimlikleri sevdik. Aztek müziğini sorguladık, ilkçağ müziğini araştırdık. Kendi kabuğumuza kapanmışken, aniden kendi dışımızdaki dünyaların çekim gücüne kapıldık. Bilgiişlem teknolojilerinin sunduğu avantajlar dünyasına efendi efendi boyun eğdik...

Dijital bir tanımdı artık teknoloji, bir kaba kuvvetler toplamı değil...

Robotların ortalıkta cirit attığı bir gelecek paranoyasını kenara attık. Dijital sinir sistemlerinin dünyasında, her şeyi avucumuzun içine sığacak, hatta sanal hale getirecek kadar küçülttük. Yaşadığımız dünyanın sınırlarını inanılmaz bir hızla genişleterek, Kübalı bir genç kızın evine daldık bir gece yarısı... Tirinidadlı bir gemicinin hayallerini evimizde ağırladık. Uykusuzluk ve yorgunluk gözkapaklarımızı bir kurşun külçesi gibi ağırlaştırırken, Samoalı bir arkeologla, ilk çağdan endüstriyel topluma taşınan kültürel öğeler üzerine konuştuk. Aşk var mı halen diye söyleştik yeniyetme Kütahyalı bir kızla... Sanal gerçeklik denilen bir tanımın büyüsü adeta aniden esen sıcak, ama serinletici bir rüzgar gibi sarıverdi her yanımızı...

Duyarlılıklarımızın ileri teknolojiler dünyasında kendini yeniden ve yeni bir kimlikle var etmeye başladığı günlere geçtik. İnternet ortamında tanıştığımız dostlarımızı bizi pek fazla incitme ve hırpalama şansları olmadığı için belki de, çok daha yakın bulduk konu komşumuzdan, iş arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan....

Hayatın gerçek yanının bizi pek tatmin etmediği günlerin eşiğinde buluverdik kendimizi... Düşlerin ve gerçek ötesinin de aslında gerçeğin birer uzantısı olduğunu anladık. Maviyi kendinden çok daha farklı gördük... Kırmızının kavramsal değerini renk değerinden daha önemli hale getirdik... Görmediğimiz gözlere sevinç pırıltıları serptik, mutluluk aldık, mutluluk verdik. Düş aldık, düş sattıklarımızdan!

Genetik kopyalama ve çaprazlama ile ilgili paranoyalarımızı hemencecik robotlar dünyasıyla ilgili paranoyalarımızın yerine koyduk, ama keyfimizi eskisi kadar kaçırmadık. Gişe yapmayan ve tam bir fiyasko olan Doktor Moro ve Adası filminin, yanlış zaman filmi olduğundan dolayı güme gittiğini anladık. Yeniden izlediğimizde, genetikbilimin genişlettiği bir düş gücüyle zenginleştirerek hakkı olan değeri verdik ona... İnsan ile hayvan arasında kalmanın paradoksunu ve ezikliğini yaşayan kurgusal türlerin dramatik sonunu yeniden yorumladık. Aslında benzer bir paradoksun günlük yaşamımızın içinde de var olduğunun farkına vardık. İnsani yanını kaybeden tuhaf bir nesil haline dönüşmek üzere olduğumuzu anladık...

Üretim süreçlerinin otomasyonundan çıkıp akıllı binalarla günlük yaşam alanlarımızı da aynı sürece dahil ettik. Kişisel dikkat ve hassasiyetlerimizin yerine, dijital kontrol süreçlerini koymaya başladık. Riski minimize eden, kaderciliğin alışılmış tanımının ötesinde duran yepyeni bir anlayışla karşılaştık. Toplantılara, randevulara on dakika, yarım saat gecikme alışkanlığımız sürse de, saniyenin binde biri hassasiyete sahip saatimizin olmasını istedik ve aldık.

Yaşamın rengini ve örgütleniş tarzını değiştirirken, dış dünyayla, dışımızdaki insanlarla hatta kendi kendimizle olan iletişim tarzımızı da değiştirdik. Kitle iletişimi stratejistleri, dünyanın yeni halini ve ahvalini, birim mesajın insanlara erişim süreci olarak hesaplamaya başladılar. Medyanın gücü ile bireyin gücü arasındaki savaş, üçüncü dünya ülkeleri fenomenine doğru daralmaya başladı. Birey mağlup olduğunu düşündüğü bir anda saygın bir güç haline gelip, kendi savaşını kazanmaya başladı. Dünya insanın avucundaki bir şey artık... İçinde kaybolmak yok!

Acaba dijital turistik turlar yapabilecek miyiz gibi, sorulduğunda tuhaf gelen ama mantığımızla sıcak bir diyalog kuruveren sorular sorabiliyoruz kendimize... Aslına bakarsanız, iletişim ve bilgiişlem teknolojilerinin ilk çocukluk günlerinde olduğunun farkındayız. Her şeyin yıllarca değişmeden kullanıldığı bir dünyada aniden değişen teknolojiler gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Birkaç yıl öncesinde elimizde bir gürz gibi taşıdığımız kiloluk cep telefonlarımızı, neredeyse kol saatimizden küçük hale getirdik. İnsanlık tarihinde daha iki dakika öncesi diyebileceğimiz zaman öncesinde yazılan Seksen Günde Devr-i Alem ya da Aya Seyahat'i okuduğumuzda düştüğümüz şaşkınlık, sanki binlerce yıl kadar uzağımızda kalmış gibi...

Söz teknolojiden, özellikle bilgi teknolojilerinden açılınca, çok geniş bir alanda sörf yapmak, ordan oraya atlamak zorunda kalıyor insan... Hiçbir şey kalıcı değilmiş gibi geliyor insana... Her şey anında bir başka şekle dönüşebilir, kendini bambaşka şekilde tanımlayabilirmiş gibi geliyor.

Yeni binyılı dijital kıyametle özdeşleştirip felaket senaristleri haline dönüştürmüşken, birden yeni milenyumun değişim enerjisinden söz eder olduk. Bilgisayar teknolojisini üretenlerin, iki haneli tarihleme trajedisini öngörememesine, dört haneli dijitalizasyona geçme gibi basit bir çözümle cevap bulmalarını müstehzi şekilde gülümseyerek izledik. 2000 yılının pozitif enerjisinden güç alanlar, kendilerini yeniden ve yeni hedefleriyle var ederek iyimser olmanın güzelliğini keşfettiler.

Kurumsal kimliğini yenileyenler, kurumsal felsefelerini çağdaşlaştıranlar çoğaldı. Yeni yatırım ve atılım stratejileri geliştirildi. Gelecek, korkulu bir düş iken, olumlu yönde beklentilere dönüştü.

Sevdiklerimize duygularımızı mektup kağıdının beyazlığında sunmak kadar e-mail atarak iletmek de güzel! Üstelik kimseyi yormuyorsunuz, zaman kaybetmiyorsunuz, aracı kullanmıyorsunuz.

Yakın zamanda şubesiz bankacılık kavramına şubesiz reklam ajansları da eklenir mi diye düşünüyorum ve tuhaf şekilde bunun bilim kurgu olmadığını görüyorum. Telekonferanslı ‘brief’ toplantıları, telekonferanslı beyin fırtınaları, dijital ortamda tartışılan tasarımlar, dijital ortamda sunulan kampanyalar, dijital ortamda gönderilen film çıkışlar...

İnanın, bilgiişlem teknolojileri çağının sunduğu kazanımlar, kayıpları üzerinde kafa yormayı gerektirmeyecek kadar işlevsel, zevkli ve sınırsız...

Yeni çağda insanı inanılmaz bir değişim süreci bekliyor. Bunun insan bilincinin algılamakta zorlanacağı kadar dinamik ve değişken bir süreç olacağı kesin...

Olaya psikoloji bilimi açısından bakarsak yeni çağın iletişimle ilgili semptomlarını tanımlamak bile önemli bir gereklilik... Eğer psikoloji kişinin çevreyle olan iletişimini ve fonksiyonel bozukluklarını temel alan bir bilimse, bunu yapmak zorunda... ‘Chat’ dünyasının dostlukları bir içe kapanıklık ve gerçekten kopma belirtisi mi, yoksa içe kapanıklığı aşma şekli mi? Bilgiye ulaşma tarzı bu içe kapanıklığı artıran bir faktör mü? Tartışılabilir bir durum... Ayrıca değişimin hızına erişememe ve çağın gerisinde kalma duygusu da yaygınlaşabilir gibi geliyor insana... Herkes bu hız karşısında kendini yetersiz hissedebilir, yaşamın sınırsızlığında kendini kaybolmuş hissedebilir. Değişimin gücüne karşı içe kapanarak karşı koyma ve tutuculuğa yönelme de bir ters tepki olarak yaygınlaşabilir..

Siber duygulanışlar gerçek dünyanın eksikliklerini giderirken acaba insanın kimliğinde ve kişiliğinde ne tür değişimlere yol açıyor?

Beyin fırtınamız sürerken, kendimizi birden gerçeğin kıyılarına sürüklenmiş halde buluyoruz. Ne kadar korkarsak korkalım, biz bu hızla yenilenen dünyayı seviyoruz. Çünkü bu dünyada gerçek kadar gerçek ötesine de yer var. Ve unutmayalım, bu hayal adasında yalnız değiliz, milyonlarcayız.

Siz de öyle yapınız. Gerçeğini mi bulamadınız, sanal olanıyla idare ediniz. Sorun yaşar, uyumsuzluk çekerseniz, üzülmeyin, sanal psikoloji uzmanlarının adreslerini internetten edinebilirsiniz. Üstelik kendileriyle yüz yüze görüşmeniz de gerekmiyor. Takın kulaklığınızı, açın web kameranızı, seansa başlayın...

Sizi hayal alemine mi sürükledim? Ne kadar yanılıyorsunuz, farkında mısınız?

İBRAHİM AKAR, MASSTE, 6. SAYI, KASIM 2000

Çarşamba, Eylül 30, 2009

| Logo ne yana düşer?

“İnsanlık yazının izleyebileceği her doğrultuyu kullanmıştır: dikey, yatay, soldan sağa, sağdan sola, bir ileri bir geri vb. Bununla birlikte, yazı, ne olursa olsun, kalınlığı ve genişliği durumuna göre değişen bir iplik biçiminde akar: grafik bir kurdele’dir. Bu kurdele, yazının temelindeki anlatısal durumu ifade eder. Anlatı nedir? En basit haliyle, bir önce ile bir sonra arasındaki seyirdir, zamansallık ve nedensellik arasında gidip gelen bir karışımdır; yazı, kullanılan yüzeyin (taşın ya da kâğıdın) oluşturduğu uzamda tuttuğu yerle bile, bu seyri kendi adına üstlenmiştir: okumak anlatıyı en başından kabul etmek demektir.”


Roland Barthes’ın “Yazı Üzerine Çeşitlemeler” başlıklı denemesinde yer alan ve benim, (konuyla doğrudan ilgisi olmasa bile) “Yazı ne yana akar usta, zaman ne yana?” başlıklı yazıyı yazmamı ilham eden bu satırların ardından, “Logo ne yana düşer?” şeklinde soracağımız bir soruya daha isabetli cevaplar verebileceğimizi düşünüyorum.

“Logo ne yana düşer?” mesleki bir soru tabii... Bir basın ilanında, TV reklam filminde, kartvizit ve antetlide, bir broşürde markanın logosunu nereye yerleştirmemiz gerektiğiyle ilgili... Elbette bunun teamülleri oluşmuştur; grafikerler logoları büyük çoğunlukla mecralar üzerinde doğru yerlerde kullanırlar. Ama, niye oralar doğru yerlerdir, onun cevabını arıyoruz.

Logo, zamansallığı çok bariz olduğu için, TV reklam fimlerinin tartışmasız sonunda yer alır. Eğer grafik, bir uzamda, zamansallık içinde bir seyirse ve de akan bir kurdeleyse, imzanın, yani logonun bu seyrin, bu anlatının en sonunda yer alması da doğaldır. O nedenle logo, soldan sağa yazılan bir alfabeye sahip olduğumuz için, basın ilanlarının sağ altında yer alır çoklukla... Anlatı tamamlanmış, mesaj aktarılmıştır çünkü... Ve sıra, bu mesajın kime ait olduğunu bildirmeye, imza atmaya gelmiştir. (Dipnotlar ve bazı küçük ayrıntılar anlatının dışındadır.)

Gerçi logonun, uzamın (sayfanın) sağ alt bölümünde yer almadığı uygulamalarla da karşılaşmıyor değiliz. Bazı Alman ve Japon markalarına ait ilanlarda sayfanın sağ üst köşesinde logo kullanıldığını da görüyoruz. Peki, anlatıyı ve seyri, yani zamansallığı umursamayan bu tutumu nasıl açıklayacağız? Benim tahminin, bu markalardan bir bölümünün, bazı öncüleri taklit ettikleri yönündedir. Peki, öncüler?

Bilinçli bir yöneliş olup olmadığını bilemiyorum, ama bu uygulamayı şöyle yorumluyorum: Logoyu üstte kullanmak, uzamla ilgili kati bir mülkiyet bilgisi aktarmak demek belki de... Yani, bu arazi özel mülkiyettir ve bu markaya aittir, burada olan biten de bu markadan sorulur! Elbette zamansallığı yok say(a)mayan, ama uzamı ve zamanı biraz bencilce sahiplenen bir yaklaşım bu... Oysa, logonun sonda yer aldığı ilanlarda, uzamın ve zamanın mülkiyeti bu ölçüde keskin değildir, mülkiyet paylaşılmış, herkes anlatıya ortak edilmiştir.

Kartvizit, antetli kağıt, ambalaj, web sitesi, gazete ve dergi gibi uygulamalarda ise mülkiyet bilgisinin pekiştirilmesinde bir sakınca yoktur, hatta gereklidir. Zaten, bir antetli kağıtta logo, imza hükmünde değildir. İmza, o kağıda yazanın imzasıdır. Orada logo, “Evet, bu adam buraya yazıyor ama, yazdığı yerin mülkiyeti bana aittir.” beyanıdır aynı zamanda...

Eğer işlere bu paradigmayla bakarsak “Logo ne yana düşer?” sorusuna daha kolay ve isabetli cevaplar verebiliriz.

Cumartesi, Eylül 26, 2009

| Yerinde rahat uyu dostum!

“Anılarımıza ve kalplerimize acı düştü İbrahim!” demiştim. Bir yıl geçti üstünden... Daha başka ne diyebilirim? “Bir İbrahim Akar geçti buralardan... Kim anladı onu, kim duydu, kim gördü? Geriye ilan metinlerinden, senaryolardan, strateji raporlarından çok daha fazlasını bıraktığını kim bildi?”


Adem Yılmaz, nedense bende olmayan on yıllık bir fotoğraf göndermiş. Dün gibi denir ya, evet dün gibi... O ise zamansızlığa, ebediyete göç etti. Yerinde rahat uyu dostum!

(Soldan sağa) Rahmetli İbrahim Akar, Adem Yılmaz, ben ve Necmi Yalçın.


Cuma, Eylül 25, 2009

| Yazı ne yana akar usta, zaman ne yana?

Yazı, kendi uzamının içinde akan bir süreçtir. Soldan sağa, sağdan sola, yukarıdan aşağıya... Başı vardır, ortası vardır, sonu vardır.


Peki, bir sinema filmini izlerken zamanı ne yana akıtırsınız? Yazdığınız gibi, soldan sağa olabilir mi? Belki bir Arap, akrep ve yekovana inat sağdan sola, bir Çinli de yukarıdan aşağıya izliyordur aynı filmi...

Kullandığımız yazı sistemi, paradigmalarımızı ve beynimizin işleyiş biçimini belirleyecek etkiye sahip olabilir mi?

Gerçek zamanımız da soldan sağa akıyor öyleyse!

Bir okuma parçası: Geyiğin paradigması ya da geyikten hisse!

Salı, Eylül 22, 2009

| Bağlam, her şeyi değiştirir!

Robert Ornstein’ın “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabında rastladığım aşağıdaki şekil, “Yüksek Düzeyli Seçme Akordu” başlıklı bir konu içinde yer almakla birlikte, bağlam (context) için de çok güzel bir örnek oluşturuyor.


Ortadaki işareti, “B” ya da “13” olarak okumamız, tamamen bu işarete hangi bağlam içinde baktığımıza bağlı... O işareti “B” yapan, “A” ve “C”, “13” yapan ise “12” ve “14”ün oluşturduğu bağlamlardır.

Başka bağlamlar da var tabii! Bu bağlam da bu postun bonusu olsun: “Siz siz olun, bağlamınıza dikkat edin efendim!”

Bağlam, her şeyi değiştirir!

Pazartesi, Eylül 21, 2009

| Bir idea olarak marka ve bir ideogram olarak logo...

KONUYLA İLGİLİ BURADAKİ EN SON YAZIM “HER LOGO BİR İDEOGRAMDIR.” BAŞLIĞINI TAŞIYORDU. THE BRAND AGE’TE İSE “BİR İDEA OLARAK MARKA VE BİR İDEOGRAM OLARAK LOGO” DİYEREK DEVAM ETTİM. AŞAĞIDA OKUYABİLİRSİNİZ. DAHA ESKİ YAZILAR SIRASIYLA ŞUNLARDI: “LOGONUN OTOPSİ RAPORUNU YAZMAK İÇİN BU KADAR ACELE ETMEYELİM!”, “BİR CİNAYETİN AZMETTİRİCİSİ OLMAMAK İÇİN!” VE “KEŞKE BÜTÜN DÜNYA ÇİN YAZISI KULLANSAYDI!” TARTIŞMAYLA İLGİLİ OLARAK DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ GRAFİK BÖLÜMÜ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ ÖMER DURMAZ’IN 30 AĞUSTOS 2009 TARİHLİ RADİKAL TASARIM GAZETESİ’NDEKİ “LOGOYU DİRİ DİRİ GÖMMEK!” BAŞLIKLI YAZISINDAN YAPTIĞIM BİRKAÇ ALINTIYA GÖZ ATMAK DA YARARLI OLABİLİR. TASARIMLARI OSCAR BJORNSON'A AİT AŞAĞIDAKİ LOGOLAR, ÖMER DURMAZ’IN RADİKAL TASARIM GAZETESİ’NDEKİ YAZISINDA YER ALMIŞTIR.


Yazıya aktarılışı bakımından diller, fonografik ve ideografik diller olarak ikiye ayrılırlar. Dünyada Çin, Japon, Kore ve Tayvan dillerinin dışındakilerin tamamı fonografik dillerdir. Yani anlamsız ses birimlerini (fonem) simgeleyen anlamsız işaretlerin (harf) yanyana gelmesiyle anlamlı sözcükler oluşturularak yazılan diller... Türkçe de bunlardan biridir.

Mesela, “elma” sözcüğünü yazmak için “e, l, m, a” seslerini karşılayan “e, l, m, a” işaretlerini bu sıralamayla art arda getirerek anlamlı bir kombinasyon yaratırız. Sonra da bunu “elma” diye okuruz. Simgesel grafikler olan Çin yazı karakterleri ise, fonogram dillerin kullandığı alfabeler gibi sesleri değil, doğrudan kavramları yazıya döken ideogramlardan oluşur. Tabii bu, Çin ideogramlarının ses karşılıkları olmadığı, Çinliler’in yazı karşısında sessiz sinema oynadıkları anlamına gelmez, onlar da okunur/seslendirilir.

Fonografik dillerde harf kombinasyonlarıyla anlamlı sözcükler üretmek pratik bir yöntemdir. Ancak, bence fonogramlarla üretilmiş “elma” da nihai olarak bir şekilde ideograma dönüşür. Yani fonografi, aslında bir ideogramlar üretme tekniğidir, diyebiliriz. Kavramları karşılayan binlerce ideogram yerine, otuz civarında işaretle ses temelli farklı kombinasyonlar yaratmak...

Ancak, Çin yazısını diğer yazılardan ayıran daha ilginç bir fark şudur: Çin ideogramları, farklı Çin lehçelerinde farklı seslerle okunabilirler, ama anlamları değişmez. Kuzey Çin’deki bir Çinli ile Güney Çin’deki bir Çinli, lehçe farkından dolayı birbiriyle anlaşamazlar, ama aynı yazıyı kendi lehçelerine uygun olarak farklı seslerle okur ve aynı anlamı çıkarırlar. Konuşarak anlaşamayan bu iki Çinli, mesela önlerindeki bir not kağıdını çiziktirerek çok kolay bir şekilde birbirleriyle anlaşırlar. Kısaca Çin yazısı, bir simge olarak farklı seslere, ama ortak anlamlara yönlendirir.

Robert Ornstein’ın Sağduyu isimli kitabıyla ilgili bir tanıtım yazısından, ideogramların sağ beyne hitap ettiğini öğreniyoruz: “En son gelişmelerin bizi getirdiği nokta özetle, sağ yarımkürenin dünyaya genel bir bakış atmamızı sağladığı, yani bağlamı oluşturduğu; sol yarımkürenin ise detayları anlamlandırdığı, yani metni ortaya koyduğu şeklinde. Bu iki işlev arasındaki fark, yazı yazarken alfabe ya da hiyeroglif kullanmak arasında tercih yapmaya benziyor. Eski Mısır kitabeleri ve Çince yazılmış metinlerde kavramlar bir bütün olarak semboller ve şemalarla ifade edildiğinden sağ beyne hitap ediyor. Sağ beyni zedelenen hastalarda bağlamın kaybolduğunu gören Ornstein, otizm ya da şizofreni gibi zihinsel bozukluklarda beynin sağ ve sol beyin yarımkürelerinin kullanımındaki dengesizliğinin oynadığı rolü sorguluyor.” (Seda Darcan, Radikal, 2 Temmuz 2004)

FriendFeed’te, konuyla ilgili bir tartışmada Onur Gündüz de şunu yazmıştı: “Hem ideogram, hem fonogram alfabeleri okuyabilen insanlar (Japonlar), kaza geçirip nörolojik hasara uğradıktan sonra, bu dillerden birini okuyabilme ve yazma yetisini kaybediyorlar, ama diğerini gayet normal okuyabiliyorlar. Bu da fonogram ve ideogram alfabelerin beynin farklı yerleri tarafından öğrenildiğine ispattır muhtemelen...”


Yukarıda yazdığım gibi, eğer “elma” yazısının bir ideogram olduğunu isabetli bir yargı olarak kabul edersek, logoların da birer ideogram olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta “logogram” sözcüğünün de “ideogram”la aynı anlamda kullanıldığını, ideogramlardan oluşan yazı sistemlerine “logografik yazı sistemleri” adı verildiğini hatırlatayım.

Şunu kesin bir şekilde biliyoruz ki, yazı, dile ait bir unsurdur. Bu unsurun dil içindeki konumuyla ilgili olarak birçok düşünür birçok kuram geliştirmiştir. Edebiyat eleştirmeni Berna Moran, ünlü Fransız düşünür Jacques Derrida’nın yazıyla ilgili görüşlerini incelerken şunları söylüyor: “Gösteren aradan çekilmiş izlenimi verdiği için, düşünce, dolaysız biçimde kendi başına varmış şansını uyandırıyor. Oysa, kendimin özne olma bilincine varabilmemi bile, ‘ben’i, ‘ben olmayan’dan ayıran dile borçluyum. Dilden önce var olduğuna inandığımız ‘ben’ kavramı, aslında, dil sayesinde var olan bir ‘metin’dir. Zaten Derrida’ya göre ‘metin’in dışında hiçbir şey yoktur. Belirtmek gerek ki, Derrida ‘yazı’yı, anlamı oluşturan ‘ayrılık’ (différance) ile eşit sayıyor ve işte bundan ötürü, mantıksal bakımdan ‘yazı’nın sözden önce var olduğunu iddia ediyor.” (Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran, İletişim Yayınları)

Yine FriendFeed tartışmalarımızda, Dr. Özgür Uçkan’ın paylaştığı bir alıntı da yazının konumu konusundaki iddialı görüşlere destek veriyor: “Başlangıçta sözcük vardı ve sözcük Tanrı’ydı ve o zamandan beri sır olarak kaldı. Sözcük Tanrı’ydı ve sözcük dile getirdiğimiz et’ti. Tam olarak neyin başlangıcındaydı sözcük? YAZILI tarihin başlangıcında. Genellikle konuşulan sözcüğün yazılı sözcükten önce geldiği sanılır. Ben, bildiğimiz biçimiyle konuşulan sözcüğün yazılı sözcükten sonra geldiğini düşünüyorum. Başlangıçta sözcük vardı ve sözcük Tanrı’ydı ve sözcük ‘et’ti… İnsan eti… YAZI’nın başlangıcında… Hayvanlar konuşurlar ve enformasyon iletirler, ama yazmazlar. Gelecek kuşaklar ya da kendi iletişim sistemlerinin sınırı dışında kalan hayvanlar için enformasyonu erişilebilir kılamazlar. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki can alıcı farktır, YAZI. (William S. Burroughs, The Electronic Revolution, 1970 Expanded Media Editions)

Robert Ornstein da, sözünü ettiğim kitabında, yazının insan beyninin çalışma ilkelerini etkileyecek kadar önemli bir sıçrama olduğunu iddia ediyor: “Beynin, belli bir dereceye kadar kültürdeki yazı dilinin doğası çevresinde geliştiği anlaşılıyor.”


Yukarıda, yazının dile ait bir unsur olduğunu ifade etmiştik ya, şimdi de logonun yazıya ait bir unsur olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, fonografik dillerde logonun, marka isminin zorladığı şekilde fonogramlardan oluşturulduğu doğrudur, ama onu özgünleştirme çabasının bir çeşit ideogramlaştırma hedefi taşıdığını da kabul etmek gerekir.

Geçen ayki yazımda şunu söylemiştim: “Anlaşmalı göstergelerin önemli özelliği, zihnin, başka taraflara kaçmadan, doğrudan kavrama yönelmesini sağlayabilmesidir. Çünkü, işaretle ilgili net bir kitlesel uzlaşım söz konusudur. Logo da böyledir, doğrudan markaya yönlendirir. Özgünleştirme çabaları ise, bu süreçte, yine zihnin sağa sola kaçmasını engellemeye, süreci güvence altına almaya yöneliktir.”

Bu noktada, yine Dr. Özgür Uçkan’ın değerli katkısını paylaşmak isterim: “İdeogram gerçekten de fonograma göre daha geniş bir anlam evrenine eşik açtığı ve başka ideogramlarla ilişkilendirildiğinde farklı anlamlara işaret edebilme yeteneği ile logo'nun işlevine çok yakın duruyor. (Ya da daha çok tersi: Logo ideograma yakın duruyor.) Logo(gram) bu bakımdan, kimliği geniş bir anlam evreniyle ilişkilendirerek bütünleyen bir araç olarak görünüyor bana.” Dr. Uçkan, geçen ayki yazımda Martin Lindstrom’un logoyla ilgili görüşlerine yönelik itirazımı da şu şekilde destekliyor: “Logoyu ben de hep kod olarak düşünmüşümdür. Zihinsel kavrama gönderen görsel kodlama. Lindstrom, duygu ve deneyim tasarımı konusundaki son kıpırdanmaları fazla ciddiye almış görünüyor. Kaldı ki bu iki yeni tasarım alanı, hala görsel kodların işlerliğine ihtiyaç duyuyor, bir ‘tetikleyici’ olarak... Bu arada, ‘duygu tasarımı’nda ‘dört haz alanı’nı harekete geçirmekten söz ediliyor. Bunlar; fizyo (yakalamak, tutmak, doldurmak, doku vb.), psiko (bilişsel ihtiyaçlar, duygusal doyum), sosyo (sosyal statü ve kimlik) ve ideo (değerler, zevkler, amaçlar, hayaller) diye sıralanıyor. Ürüne çekim yaratmak için de haz algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Bunun için markanın ‘konuşması’, ‘hikaye anlatması’ gerek, bu doğru. Ama çekimin zihinde markaya ve ürüne özel bir koda yerleştirilmesi gerek ki sürekliliği sağlansın. Logo, bir görsel kod olarak, marka ve ürünün yaşattığı deneyim ve haz algısının ‘tetikleyicisi’ olarak yine vazgeçilmez bir konum kazanıyor. Logodan kurtulmak pek de kolay değil...”

Evet, ben de bunu diyorum zaten... Hem, logodan kurtulacağız da ne olacak?

THE BRAND AGE DERGİSİNİN EYLÜL 2009 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Pazartesi, Eylül 14, 2009

| “Seni terk edip de gitmek var ama, ah bu şarkıların gözü kör olsun!”

“Müzik en genel tanımı ile sesin biçim ve devinim kazanmış hâlidir. Başka bir deyiş ile de müzik, sesin ve sessizliğin belirli bir zaman aralığında ifade edildiği sanatsal bir formdur. Biçim ve devinim içeren bir ses oluşumunun müzik olarak kabul görmesi için dinleyende duygulara yönelik etkileşim yapması da beklenmektedir. Müziğin tek bir tanımla açıklanması yerine farklı açılardan (sosyolojik, psikolojik, akustik, politik vb.) yapılan birden fazla tanımla açıklanması yaygınlık kazanmıştır. Bir sosyoloğun müziğe olan yaklaşımıyla, bir akustik fizikçinin yaklaşımı arasında gerek tanım, gerek metodolojik olarak büyük farklılık vardır.”


Wikipedia’dan aldığım yukarıdaki müzik tanımı içinde, ayrıca altı çizilmiş şöyle bir cümle de yer alıyor: “Kelimelerle anlatılamayan duygu ve düşüncelerin seslerle anlatılması sanatıdır. Müzik; duygu, düşünce, izlenim ve tasarımları ve başka gerçeklerin de katkısıyla belli durum, olgu ve olayları, belli bir amaç ve yöntemle, belirli bir güzellik anlayışına göre birleştirerek, biçimlendirilmiş seslerle işleyerek anlatan estetik bir bütündür. Herkesin anlayabildiği ve anlayabileceği yegane dildir. Müzik dil ve ırk fark etmeksizin direkt olarak duygulara hitap eden etki eden bir sanat dalıdır.”

“Kokular, tatlar, perhiz ve lahana turşusu!” başlıklı yazımda “Hepimiz çevremizi saran, açıldıkça açılan, biri açılınca içinden yenileri fışkıran şifreler dünyasında yaşıyoruz. Renkler, biçimler, sesler, tatlar, dokular ve kokular... Bu unsurlar, bazan eşyanın kendi nitelikleri arasında yer alarak nesnel gerçekliğin bir parçasını oluştururken, bazan da başka kavramlara, imgelere kapı açan kodlar olarak tezahür ederler. Çoğu zaman da her iki niteliği birlikte taşırlar. Ekmeğin kokusu, ekmekle yapışıktır ve onun bir parçasıdır. Ama aynı zamanda o koku, bizim ‘kayıp zamanın izinde’ yol almamızı sağlayan bir anahtardır. O koku, ruhumuzu bir zaman tünelinin içine çekerek zihinsel bir seyahate çıkarır bizi...” demiştim. Tabii ki melodik sesler için de benzer şeyler söyleyebiliriz.

Aynı değil, benzer diyorum, çünkü kokunun ekmeğin parçası olması gibi bir durum hatırlayamadım müzik için... Kanarya veya muhabbet kuşu uygun örnek olabilir mi?

Evet, “Hepimiz çevremizi saran, açıldıkça açılan, biri açılınca içinden yenileri fışkıran şifreler dünyasında yaşıyoruz. Renkler, biçimler, sesler, tatlar, dokular ve kokular...” cümlesinde sesler de (müzik) yer alıyor zaten. O yazıdaki bir başka cümleyi ise şu şekilde değiştirebiliriz: “Ezgiler, bizim ‘kayıp zamanın izinde’ yol almamızı sağlayan anahtarlardır. Öyle olur ki, bir ezgi, ruhumuzu bir zaman tünelinin içine çekerek zihinsel bir seyahate çıkarır bizi...”


Türü ne olursa olsun, her müzik eserinin, insanın önsel (a priori) olarak sahip olduğu estetik haz duygusunu, bir şekilde harekete geçirme yeteneğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. “Bir şekilde” diyorum, çünkü bir müzik eserinin yetkinliği, kendini, dinleyici kitlesinin kültürel kodlamaları üzerinde inşa etmesiyle mümkün olabilir. Bu konuya, “Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen...” başlıklı yazımda kısaca değinmeye çalışmıştım. Hatta bir vesileyle, devam niteliğinde bir yazı daha var: “Eğer Garp’sa, bu niye benim hoşuma gidiyo?” Bu nedenle, yukarıdaki tanımda yer alan “(Müzik) herkesin anlayabildiği ve anlayabileceği yegane dildir. Müzik dil ve ırk fark etmeksizin direkt olarak duygulara hitap eden etki eden bir sanat dalıdır.” ifadelerindeki yargıyı temelde kabul etmekle birlikte, açmak gerekiyor. Ben biraz açmış oldum böylece...

Konunun bir boyutu da şu... Müziğin, dinleyen kulaklarda bir hoşluk, zihinlerde estetik haz yaratabilmesi elbette onun kalitesine ve dinleyicinin zihinsel şekillenmesiyle uygunluğuna bağlı olmakla birlikte, bazan kalitenin hiçbir anlam ifade etmediği durumlar da olabilir.

Frekansların, nüansların, tınıların ve notaların oluşturduğu ezgiler, kokular gibi, eğer bizim anılarımızın, deneyimlerimizin, ilişkilerimizin, bireysel tarihimizin çeşitli kesitlerinin kodlamaları olarak zihnimize yerleşmişlerse, o noktadan sonra ve bu bağlamda, müzik eserinin kalitesini tartışmak hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Hatta, bunların kalitesi hakkında fikir beyan etmemizi bile engelleyecek bir subjektivitenin içinde buluruz kendimizi... Öyle ki, kültürel kodlamaların çerçevesinin de dışına taşabilir bu kodlar... Çünkü “müzik olarak” müzikten, “kod olarak” müziğe geçiş gibi bir nitelik farklılaşması söz konusudur burada...

O nedenle kimse bana, Alpay’ın “Eylül’de Gel”inin, İskender Doğan’ın “Kan ve Gül”ünün, Nilüfer’in “Kar Taneleri”nin, Sezen Aksu’nun “Firuze”sinin, Sandra’nın “Maria Magdelena”sının, Yasemin Kumral’ın “Bim Bam Bom”unun, The Eagles’ın “Hotel California”sının, Gönül Akkor’un “Böyle Gelmiş Böyle Geçer Dünya”sının, Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver”inin, Abba’nın “Money Money Money”sinin, Sibel Egemen’in “Yalnız Adam”ının veya ne bileyim, burada sayamayacağım yüzlerce şarkının müzikal kalitesinden veya kalitesizliğinden bahsetmesin. Müzisyen arkadaşlar da bozulmasın, konunun onlarla hiçbir ilgisi yok!

Tamam, benim de iyi kötü bir kalite hassasiyetim var ama, ah bu şarkıların gözü kör olsun!